28 Ağustos 2011

Kalemimi verin bana

-Kalemimi verin bana...

    Son yükselen ses buydu büyükçe bir mahkeme salonunda. Herkes dönüp bu kısa kirli sakallı sarışın adamın iri, masmavi gözlerine bakıyordu. İki koluna girmiş görevlilerse bu uzun boylu adamı taşımakta zorlanıyordu.

    Yorgun ve bitkin bakan gözlerine rağmen iki kolunu hafifçe çekiverse onu taşıyan görevlileri devirebilecek kadar güçlü görünüyordu. Mahkeme salonundaki en iri adam. Bir koşsa arkasından hiç kimse yakalayamazdı halbuki. Beş dakika sürmezdi ufukta kaybolması. Gözlerden kaybolurdu da kimse onu bulamazdı.

    Aklından neler geçtiğini dışarıdan görmek çok zordu. Belki de hiç bir şey düşünmüyordu. Sadece yürüyordu ağır ağır. Koridorun sonuna giderken arkasından bakakalan yüzlerce yaşlı göz bırakmıştı sadece.

    Çok değil, beş yıl önce… Ortaokula daha yeni başlamıştı. Gözleri ağlamaklı gidiyordu okuluna hep. Okuldan sonra çıkıp bir fabrikada çalışıyor, evine ekmek götürüyordu. Kolay değil, insanın öz annesinin yatalak olması, belinden aşağısının tutmaması.

    Okulu bitirip doktor olmaktı hayali. Doktor olmak, annesini bu dertlerden kurtarmaktı sadece. Hem kendi annesini de değil. Tüm anneleri kurtarmaktı hayali. Doktor olacaktı.

    Yine okula gidiyordu. Hiç bir eylül bu şehre zerre yüzünü göstermeyen yağmur bu eylül bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Ağır adımlarla yürüyordu.

    Akranlarından iri görünürdü hep. O yüzden genelde okulda arkadaş bulma sıkıntısı çekerdi hep. Çünkü onlar daha vücutlarıyla yeni yeni tanışırken bu koca adam onların yanında ağabeyleri gibi kalıyordu.

- Yine nerede kaldın?! Okuldan geliyor olman sana tolerans göstereceğimiz anlamına gelmiyor. Çıkış saatin belli değil mi?! Çıkar çıkmaz yürüsen en fazla 15 dakika sonra burada olursun! Saate bak! Tam 1 saat olmuş sen okuldan çıkalı!
- Efendim... Öğretmenim bekletti. İsterseniz bugün fazladan çalışayım.
- Geç otur daha fazla bekletme işini. Akşam 3 saat fazladan çalışacaksın.
- Tamam efendim.

    Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Havada deli bir rüzgar vardı. İşyerinden çıktı. Annesini merak ediyordu. Annesi de onu merak ediyor mudur acaba? Evine doğru koşmaya başladı. Annesi onu göremeyince üzülmüş müdür acaba? Ağlayarak kendini harap etmiş midir yine saatlerce? "Ah deli oğlum, deniz gözlüm nerelerdesin" diye yakarmış mıdır?

    Düşünceler birbirini kovalarken ayağı taşa takıldı. Yere düştü... Çantası bir yana savruldu, içindeki eşyaları başka bir yana… Karşıda iki tane insan silueti gördü. Gitgide büyüyorlardı. Alelacele çantasını toplamaya çalışırken biri aniden ensesinden yakaladı.

    İriydi, güçlüydü. Kendisi de bunun farkındaydı. Bir iki yumruk savurmayı denedi karanlığa. Eli acıyordu. Galiba isabet etmişti. Ama ensesinde hala aynı el, kıpırdamasına engel oluyordu. Biri onu tutarken diğeri gidip çantasını kurcalamaya başladı.

    Önce kitabı çıkarıp attı yere. Sonra defteri çıkarıp attı kaldırıma. Biraz para almıştı çalıştığı yerden. Onları aldı. Çantanın içinden koca adamın kalemini çıkardı. Cebine koydu.

- Buralardan bu saatlerde geçmemen gerektiğini annen öğretmedi sana herhalde?

    Anne? Ağlama ne olur. Beş dakikadan gelirim yanına... Gözleri yaşarmıştı bir anda. Ne diyeceğini bilemedi. Karnına yediği tekmeyle aklı başına geldi. Üçüncü darbeden sonra öylece uzandı. Onların ardından bakakaldı. Dudaklarından çıkabilense en fazla 3 kelime:

- Kalemimi verin bana...


3 yorum:

Chuck dedi ki...

Congratulations. it's made me happy that knowing the young people who is writing good essays are living in the world.
Thanks

şeymaerişik dedi ki...

çok güzel bir yazı bu,kaynağını sorsam?

AlpereplA dedi ki...

Kaynağı mı ? Beynim. :)