20 Aralık 2011

Ben vs. Beynim (Uyku düzenimi nasıl oturttum?)

    İnsanlar bir şeyleri başardıkça mutlu olur. Ben de uyku düzenimi oturtabilmiş olmanın mutluluğunu taşıyorum. Her gece 4-5 gibi yatan ben artık 12'de yatıp sabah 7-8 gibi yataktan kalkıyorum. 12'de yatmayı her deneyişinde yatakta bir o yana bir bu yana dönerek gece 2'ye kadar oyalanan ben artık kafamı yastığa koyduktan en geç 20 dakika sonra uyuyabiliyorum. Bu düzene 2 günde geçebilmek çok kolay değil tabii. Ama 1 gününüzü feda edip beyninizi bir şekilde kandırabiliyorsunuz.

    Psikolojiyle ilgilenenler bilir, beynin alıştığı düzen öyle bir günde iki günde değişmez, bunu yapabilmek haftalar bazen de aylar gerektiren uzun bir süreç gerektirir derler. Hikaye! Beyniniz sizi gerçekten çok seviyor ve onu kandırmak için binbir türlü oyuna girmenize gerek kalmıyor. Hemen ağınıza düşürüp onu istediğiniz gibi yönlendirebiliyorsunuz.

    Peki ben nasıl mı yaptım bunu? Şöyle efenim, 2 diş sarımsağı gözünüzün üstüne uyumadan önce koyuyorsunuz. Sabahları da alarmı duyar duymaz gözünüzü açıyorsunuz ve bağırarak yataktan kalkıyorsunuz. Şaka şaka. Gerçek başarı hikayeme geçelim (uu çok artistim ya. başarı hikayem falan.)

    Birincisi, aşırı derecede kararlı olmanız gerek. Çünkü bir hafta boyunca sabah uyandığınızda uykunuz varmış gibi gelecek. Ama aslında yok. Beyniniz sizi kandırmaya çalışıyor. Kanmayın. Uykunuz açıldığında gayet iyi olduğunuzu farkedeceksiniz.


Balon misali

    Özellikle yıllardır bir meslekte uzmanlaşmayı planlayan insanlar üniversiteye başladıklarında "Her gün yeni işler, her hafta yeni çalışmalar, her gün öğrenilecek yeni bilgiler, yapacak çoook şeyler var!" modunda başlar.
    Mesela kendi mesleğim mühendislikten başlayayım. Gerçekten bunun nasıl bir his olduğunu yaşamadan anlamak mümkün değil sanırım. Yaptığınız bir şeyi yüzlerce binlerce insanın kullandığını bilmek apayrı bir şeydir yani. İnsanların hayatlarını kolaylaştırmakta önünüzdeki tek engel hayalgücünüzdür. "Süperim ya ben artık ehihi" falan olursunuz.
    Ama gelin görün ki üniversite hayatı hiç de beklediğiniz gibi olmaz. O gazlı lafların yerini "Hoca bana taktı ya piç 2 puan verse B gelcekti.", "Sınava gidemedim napıcam ya.", "Abi o değil de sen dünkü quiz'i naptın?" tarzı cümleler alır. Hayalleriniz milyonlarca insanın hayatını değiştirmekken, artık kendi hayatınızı bile değiştirecek gücünüz olmadığını düşünebilirsiniz. Kısaca üniversite sizin tüm havanızı bir anda burnunuzdan getirebilir.
    Hayaller küçülebilir. Ama asla yok olmaz. Balon gibi işte. Sönse bile elindedir. Şişirmekten çekinmemek lazım. Hayat hayallerinin gerçekleşmesi için eninde sonunda önüne bir fırsat koyacaktır. Küçük şeyler sadece bu fırsatı geciktirir. Sinek küçüktür ama mide bulandırır derler ya. "Fil büyüktür ezerse öldürür." demeyi tercih ederim ben.


09 Aralık 2011

Kalbin bağışıklık sistemi



    Olaylar geçer başınızdan. Gözleriniz yaşarır sürekli. Ağlarsınız bir köşede sessizce. Kalbiniz acır, canınız yanar. Üzdükçe üzer sizi zaman. Duygularınız her gün ayrı bir patlama yaşar.
    Sonra birden, sebepsiz, zamansız... Kalp aradan çekilir.
    Gözyaşları durmuştur artık. Gülersiniz yersiz, uluorta. Ağlamayı unutursunuz. Hatta sürekli ağlayan insanlara şaşarsınız. Herşeyi akışına bırakırsınız. Duygularınız herkesin içinde kendini göstermekten vazgeçer. Artık sizden eskisi kadar ilgi beklemezler.
 
Gözyaşımı sel eden zaman, evrenin acımasız avcısı.
Vur sen de ne olacak, ben kendimi zaten avuttum.
Bilirim herşey sonlu, biter bunun da sancısı.
Ama ben kalbimin hangi tarafta olduğunu unuttum.


18 Kasım 2011

Gerçekleşmemiş Kabuslar ve Kabuslaşan Gerçekler


    Gözlerimi açıyorum. Evimdeyim. Bir şeyler tanıdık geliyor. Bir o kadar da yabancılar aslında. Çünkü 4 sene önce ayrıldığımız evimdeyim. Takvime bakıyorum: Ağustos 2007.
    Bir şeyler yolunda değil. Uzun uzun düşünüyorum acaba tüm bu yaşadığım 4 sene rüya mıydı? Rüya değilse neden buradayım? Rüyaysa da sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Verdiğim tüm kararlardan memnun muydum? Değiştirmek istediğim bir şeyler var mıydı hayatımda? Kararını bu gördüklerine göre ver diyen ilahi bir mesaj mıydı bu?
    Sanki bu sabahı daha önceden yaşamış gibiyim. Birden bir ses duyuyorum oturma odasından gelen. Oturma odası ne taraftaydı? Peki ben bu sesin oturma odasından geldiğini nereden biliyorum?
    Bu 4 seneyi tekrar mı yaşayacağım yoksa? Ne olur bana bu günleri tekrar yaşatmayın. Ne olur bu acıları tekrar görmeyeyim…
    On dakikada bir kendimi başka bir mekanda buluyorum. Her mekan tanıdık, her yüz aynı, her konuşma geçmişten acı bir ferman… Saatlerce tüm yaşadığım acılar, tüm gerçeklerim bir bir geçiyor gözümün önünden. Tüm pişmanlıklarımı tekrar tekrar yaşıyorum.
    İnsanlar yüzüme vuruyor verdiğim yanlış kararları, yapacağımı söyleyip de yapamadıklarımı. Yalnızım, kimse sesimi duymuyor. Bu kabusun bir sonu olup olmadığını düşünüyorum. Öldüm de hesaba falan mı çekiliyorum?
    İnsanın en kötü kabusunun yaşamaktan korktuğu şeylerden değil de hayatındaki en acı anılarından oluşması garip. Yaşamadığın acıyı bilemezsin derler ya, gördüğüm şeyler bilmediğim şeyler değil. Bildiğim en büyük acıları tekrar tekrar yaşıyorum.
    Yaşamaktan korktuğun acıların değil de yaşadığın acıların kabusun olması iğrenç. Aslında işin en kötü yanı ne biliyor musunuz? Gördüğünüz hayat sizin hayatınız olduğu için rüyanızda ne gördüğünüzü unutmuyorsunuz. Aksine, tüm o acıları tekrar hatırlıyorsunuz. Geçmiş tekrar tekrar vuruyor tokadı yüzünüze, ben burdayım diyor, bir yere gitmedim.
    Beni tanıyanlar geçmişine pek de bakmadan geleceğini şekillendirmeye çalışan biri olduğumu bilir. Artık bunu yapamayacağıma karar verdim. Bilinçaltım bana acımasızca ders veriyor resmen. Yalnızım diyorum bazen, ama daha yalnız bir zamanımı yaşatıyor. Bir şeyler hayatın sonuymuş gibi geliyor bazen, ama daha büyük acılar yaşatıyor.
    Ben gerçekleşmemiş kabuslarımdan korkarken, gerçeklerim kabuslaşıp geceyi bana zehir ediyor.


10 Kasım 2011

Yüzleş!

    Sırtını dönersen gerçeklere, karşından değil de arkandan alırsın darbeyi. Görmediğin şeyleri zamanla unutursun. Ama unutma ki beklemediğin şeyler canını daha çok acıtır, daha uzun sürer etkisi.

    İtiraf etmek gerek bazen. Hem kendine itiraf etmek, hem diğerlerine. Yüzleşmek gerek gerçeklerle. Sadece hayallerin olsa da ulaşman gereken, hayallerine giden yoldaki engellerin gerçek olduğunun farkına varmak gerek... Gözlerini açık tutmak gerek ki arkana saplanmasın bıçak, ne de olsa göz göre göre kalbe saplanan bıçak bile sırta saplanan bıçaktan daha az acıtır.

    Hızla akıp giden zamana uymak gerek bazen. Zamanı kendine uyduramayacağını görmek. Akan suyun peyniri götüreceğini farkeden farenin barajın önünü kapamaya çalışması ne büyük ahmaklıksa, senin de koşup peyniri almaktansa zamanı durdurmaya çalışman o derece aptallık.

    Bazen yüzleşmek gerek gerçeklerle, karşında seni bekleyenleri görmek, onlara karşı hazırlanmak bile değil, sadece karşındakilerin farkında olmak gerek. Arkana bakarak yürürsen hem yavaşlarsın, hem düşersin. O yüzden bırak gerçeklere sırtını dönmeyi ve yüzleş!


20 Ekim 2011

Şehitlerimiz için 1-2 günlük saygı duruşu

    Hakkari Çukurca'da çatışma: 26 şehit, 22 yaralı. Kim bilir kaçımız okuduk bu haberi gerek gazetelerde gördük gerekse televizyondan izledik. Kılımızı kıpırdattık mı bunun olmaması için diye bir durup düşündük mü peki?

    Bugün Kızılay'dan Tunus'a yürürken o saatlerde dersleri olmasına rağmen bir liseli sürüsü "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" diye sloganlar atarak önümden geçiyor. Tahminim yarısından fazlası bu sene sınava girecek. Görünüşlerinden anlaşılıyor 11 ya da 12. sınıf oldukları. (Sözüm meclisten dışarı) Dışarıda bir gömlek, düğmelerinin 3'te 1'i açık, kravat da oraya kadar indirilmiş, saçları jöleli. Bağırıyorlar "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" diye. "Mustafa Kemal'in askerleriyseniz onun yolunu izleyin" diye geçiriyorum içimden.

    Etrafta ellerinde mikrofonlarıyla muhabirler var, kameramanlar yerlerini almış tam sokağın ucunda bekliyorlar. Yazacaklar "İşte Mustafa Kemal'in nesli!" diye başlık atacaklar. Gündem yine gençliğe dönecek. 2 gün önce "Gençlik nereye gidiyor?" yazan gazete bugün gençliğiyle gurur duyacak.

    Biraz daha yürüyorum. Gazinonun birinin kapısında "Şehitlerimiz nedeniyle bir gün kapalıyız." yazıyor. Sadece bir gün. Yarın yine dansöz oynatacaksınız yani? Yazık. Bazılarımızdaki mantık "Şehitler ölmez, vatan bölünmez"i aşmış, "Şehitler ölmüyor nasıl olsa! Eğlenmemize bakalım!"a dönmüş.

    Hala savaşı topla tüfekle değil alnımızın teriyle kazandığımızı idrak edemeyen nesil, "Sıralarda ders çalışmaktan kıçımız terledi bu ne ya?" cümlesini kurmaktan hiç kaçınmayabiliyor haliyle. Mustafa Kemal'in sizin gibi askerlere değil, "Ülkemi nasıl daha iyi yerlere getirebilirim?" diye düşünen askerlere ihtiyacı var. 1-2 gün şehitlerin ardından ağlayın, sonra hayatınıza devam edin. Hepimizin yaptığı da bu değil mi zaten? Ama unutmayın: "Ancak başkaları için yaşanmış bir hayat yaşamaya değer bir hayattır. (Only a life lived for others is a life worthwhile.) - Albert Einstein"


19 Eylül 2011

Aç kalma evladım

    Yerdeki yaprağa gözüm çarpıyor. Sürekli yerde bir çember çizip duruyor. Rüzgar olduğu yerde döndürüp duruyor onu. Biz de öyle değil miyiz? Hayat bizi de böyle olduğumuz yerde döndürüp durmuyor mu bazen?
    Mühendislik fakültesinin dönen kapısına bakıyorum. Dakikada kaç defa dönecek acaba? Sonra kapının otomatik olmadığını farkediyorum. Hayatta da bazı şeyler zamanla olur diye beklerken emek vermeden gerçekleşmeyeceğini farkedip hayal kırıklığına uğramıyor muyuz? Amaan. Boşver gitsin...
    Yerdeki çimlerde yiyecek arayan arılara takılıyor bu sefer de gözüm. 13 tane arı var ve hepsi bir arayış içinde. Ben nerdeyim peki? Ağacın gölgesinde oturmuş Merkez Kampüsten Doğu Kampüse gidecek RİNG'i bekliyorum.
    Midem tam o esnada uyarıyor beni. Sabah kahvaltı yapmadığımı hatırlıyorum. Öğle yemeği de yemedim. Demek ki insan beyni açlık sırasında çok saçma detaylara takılabiliyor. Aslına bakarsanız açlığın ötesinde bir de uykusuzum. Caffeine as a way of life modundayım. (Bir yaşam tarzı olarak kafein) Kahve, Kola ve Enerji Hapıyla ayakta duruyorum.
    Hani anneler "Aç kalma evladım" derler ya çocuklarına. "Allah Allah salak değilim ya tabii ki yerim birşeyler acıkınca" diye düşünürdüm hep. Meğer haklılarmış. Zamanınızı bir düzene sokmayınca yemeğiniz de arada kaynıyormuş. "Hadi oğlum yemek hazır" diyen birinin olmaması büyük kayıp. Bir de tam yemek vakti sizi uyanık tutması için içtiğiniz Cappuccino sizi tok olduğunuza ikna edip iştahınızı kapatırsa daha da fena oluyorsunuz böyle durumlarda. (Anneme not: İyiyim ben canım annem sıkma canını sen)
    Tam o esnada iki kişi geçiyor yanımdan. Konuşurken söyledikleri kelimeleri yakalayıp Google Translate aracılığıyla hangi dilde konuştuklarını bulmaya çalışıyorum. Hala Mühendislik Fakültesinin önünde o RİNG denen otobüsü bekliyorum.
    Otoparktaki plakalara takılıyor gözüm. 06 EN, 06 VEG, 06 TUK… Neyse boşver. Anlamlı birşeyler de çıkmıyor zaten. Etrafıma bakıyorum. RİNG'in saati geçmiş. Esniyorum hafiften. Fakültenin önündeki ağacın gölgesinde uyuyakalmışım. (Resimdeki ağaç) Uykusuzluk kötü.
    Belki giden varsa bilir, bu Bilkent'in her yerinde hız kasisleri var. Sürücüler hızın dozunu kaçırınca fena çakılıyorlar. Hayatımızdaki hız kasislerini, yani engelleri görüp kendimize çekidüzen vermezsek biz de dağılmıyor muyuz?
    Bazen kendimizi insanlardan soyutlayıp etrafımıza bakmalıyız kesinlikle. İnsan Kaynakları'ndan uzaklaşıp İlham Kaynakları'na yönelmeliyiz. Çevremizdeki herşey bize bir mesaj niteliğinde olabilir.
    Neyse ben uyuyorum hocam.


28 Ağustos 2011

Kalemimi verin bana

-Kalemimi verin bana...

    Son yükselen ses buydu büyükçe bir mahkeme salonunda. Herkes dönüp bu kısa kirli sakallı sarışın adamın iri, masmavi gözlerine bakıyordu. İki koluna girmiş görevlilerse bu uzun boylu adamı taşımakta zorlanıyordu.

    Yorgun ve bitkin bakan gözlerine rağmen iki kolunu hafifçe çekiverse onu taşıyan görevlileri devirebilecek kadar güçlü görünüyordu. Mahkeme salonundaki en iri adam. Bir koşsa arkasından hiç kimse yakalayamazdı halbuki. Beş dakika sürmezdi ufukta kaybolması. Gözlerden kaybolurdu da kimse onu bulamazdı.

    Aklından neler geçtiğini dışarıdan görmek çok zordu. Belki de hiç bir şey düşünmüyordu. Sadece yürüyordu ağır ağır. Koridorun sonuna giderken arkasından bakakalan yüzlerce yaşlı göz bırakmıştı sadece.


19 Ağustos 2011

Anne ben sosyal oldum


    Yolda yürürken daha çıkmamış bi filmin afişini gördüm. Hemen facebook'ta sayfasını beğendim. Ayağım tökezledi. Güncelledim "Az kalsın düşüyodum :/"

    Geçen gün arkadaşlar "Gel hentbol maçına gidelim!" dediler. Ama istemedim. Zorla götürdüler. Sahaya girdik. Yazdım "Hentbol maçındayım! Maç çok heyecanlı!" diye. Sonra eve gidince hobilerime ekledim "Hentbol maçına gitmek" diye.

    Dışarı çıktık. Arka sokakta kavga vardı. Aldım elime telefonu. Yazdım "Kavgaya karışmadan çıksak iyi." Sahilden geçerken fotoğrafımı çektim. Yükledim hemen. Baktım 1 kişi beğenmiş. Mesaj attım herkese "fotomu beğenir misin?" diye. Birden sayı 15-20-25... artmaya başladı. Kapattım telefonumu, eve gidince egolarımın ne derece tatmin olacağını merak ederek.


11 Ağustos 2011

Biraz daha lütfen.

    Gözlerimden birini hafif aralayıp etrafıma bakınıyorum. Odamdayım sanırım. Başımın altında yastığın yumuşaklığını hissediyorum. Çok şükür yere düşmemişim bugün uyurken. Hafifçe yana dönerken çarşaf sırtımı okşuyor.
    Pencere yanındaki yatağım beni her sabah solumdan kalkmak zorunda bıraksa da günümün güzel geçmesi ümidiyle uyanıyorum yeni güne. Yine bir yaz günü. Açık pencereden içeri giren rüzgar perdeleri salladıkça, güneş ışığı içeri girecek bir delik buluyor. Yatağın ışık görmeyen tarafına doğru yuvarlanıyorum. Hala gözlerimden sadece biri hafifçe aralanmış durumda.
    Bu üstümdeki ağırlık da neyin nesi? Kaç saattir uyuyorum acaba? Saatime bakmalıyım... Elimi telefonuma uzatıyorum. Gitmiş. Yere bakıyorum tek gözümle. Yattığım yerden uzanamayacağım kadar uzaklaşmış. Nasıl gitmiş ki oraya? Yine de merakımı gidermek için kendimi biraz zorluyorum telefonumu almak için... Lanet! Yere düştüm... Telefonumun kilidini açmaya çalışıyorum. Şifremi giriyorum. Açılmıyor. Tekrar deniyorum. Yine olmuyor. Uyku sersemi yanlış giriyorum galiba. Son kez tane tane giriyorum şifremi. Saat hala sabahın sekizi... Neden uyanmıştım ki bu saatte?... Neden uyanmıştım ki gerçekten?
    Güneş gözümü alıyor. Bugün neler yapmam gerektiğini hatırlamaya çalışıyorum. Doğru ya... Bugün bir buluşmam vardı. Kiminleydi acaba? Telefonuma bakmalıyım... Herşeyimi telefona yazıyorum. Bunu da yazmış olmalıyım. Telefonum nerde peki? Telefon uzanamayacağım bir yerde yine... Uyanınca bakarım... Uyanık değil miyim zaten?
    Sinirlenip kafamı vuruyorum arkaya doğru. Ama başımın arkasında bir yumuşaklık var. Ne ki bu yumuşaklık? Yastık olabilir mi? Yere düşmemiş miydim ki ben? Yatağımda mıyım gerçekten? Ne ara geldim buraya ben? Hatırlamıyorum... Saat on falan olmalı. Biraz daha ayılmış gibiyim... Ama hala uykum var... Lütfen uyumama izin verin... Lütfen bir daha uyanmayayım...


30 Temmuz 2011

Stone Sour - Miracles



Pek bilinmeyen Last.FM radyosundan keşfettiğim grup. Dinlemeye değer. Sözleri de şöyle:

I've seen it all and I know better (Herşeyi gördüm ve iyi biliyorum)
I've felt the bitterness and pain (Umutsuzluğu ve acıyı hissettim)
My soul keeps changing like the weather (Ruhum hava durumu gibi değişmeye devam ediyor)
the only constant is the rain (Tek değişmeyen şey yağmur)
I've known your black and white intentions and there's no room (Siyah ve beyaz amaçlarını biliyorum.)
For shades of gray (Ve gri gölgelere yer olmadığını.)
I never asked you to conform to me... (Bana uymanı senden hiç istemedim.)
I only begged for you to stay (Sadece kalman için yalvardım)


22 Temmuz 2011

Dokunmatik Kağıt (oldie but goldie)

Lise 2'de Nevres Ömer Erişik'le beraber (Yusuf Aytar abimizin katkılarıyla) gecemizi gündüzümüze katarak yaptığımız projemiz. Aradım kendisine ulaşamadım bugün (umarım sonuçları iyidir) sonra projemiz falan geldi aklıma dedim paylaşayım ne güzel. Ha bu arada: Tübitak bu projeyle katıldığımız sene kimseye altın madalya vermedi bizi gümüşle bıraktı. Çok pisluk bi durum. Kesinlikle.


Ben bugün birinci oldum!

Siz hiç birinci oldunuz mu ? Ben bugün oldum.

Hem de öyle çok sevindim ki bu birinciliğime inanamazsınız. Kulaklarıma inanamadım duyduğumda. Böylesine büyük bir başarı bana haliyle gurur vermişti. Gittim yanına 1.liğimin ve dedim ki: "Tebrik ederim." Ama yeter miydi bu hiç? O kadar büyük bir iş başardım ki ben bu büyük işi hep omuzlarımda taşımalıyım. Aldım o birinciliği omuzlarıma. Kaldırdım kaldırabildiğim kadar yükseklere. Dedim ki içimden: "Herkes görsün bakın bu benim birinciliğim. Bu arkadaşlarımın birinciliği. Bu hepimizin birinciliği."

Tebrikler şampiyon! Emin ol hiçbirimiz senden az sevinmedik!


05 Temmuz 2011

Loveholic - Mirage



Black Blood Brothers adlı anime'nin bitiş şarkısı. Korece kısımları ilk dinlediğimde anlamasam bile güzel gelmişti ne de olsa müzik evrenseldir (öyle diyolar)
Sözleri (Korece biliyorsanız ne güzel):

꿈속의 비밀들은 말해 (Tell the secrets within your dreams)
마주칠 슬픔들을 (All the sadnesses run across)
용서를 구하려 할 (And your hurt figure about to)
아픈 네 모습도 내 인사도 (Ask for forgiveness and my greeting)


15 Haziran 2011

Belki önümüzdeki ay. Belki ondan da yakın.

Sayın seyirciler malum bu hafta ve önümüzdeki hafta LYS olacağı için bunlar çalışmamın son haftaları (bi nevi hasat zamanı ama bu tarz imgeleri cümle içinde kullanma konusunda pek iyi değilim). Haliyle 20 Haziran itibariyle blog'la ilgilenmeye başlayabilirim. Az ama öz izleyicilerimle (pehpeh...) hiçbiriniz okumasanız da ben burda "klavyemi parçalamaya" devam edeceğim. Herhalde sınavdan sonra olacağı için şu sınav sistemiyle ilgili değerlendirmelerimi buradan okuyabilirsiniz. Şaka şaka ciddi konulara hiç değinmemeye devam edeceğim korkmayın.

Yaz gelmesine ve heryer alev alev yanmasına rağmen yağmurunu üstümüzden eksik etmeyen İzmir'den sevgilerle!


Daft Punk - Around The World (1997)



Sabah başlayıp akşama kadar dinleyip de sıkılmayacağım şarkılardan biri. Ayrıca ibrahim tatlıses'in tek tek'ini de aratmıyor yani. Sözleri de şöyle:

Around The World (x144)

(Dedim ki evet pek böyle üretken olmadığım zamanlarda şarkı eklemekle de yetinebilirim. Hoş olmaz mı?)